Nizâmî-i Gencevî

Nizâmî-i Gencevî’nin hayatı ve ailesi hakkında bilinenler, eserleri arasına serpiştirdiği bilgilerden ibarettir. Nizâmî’den uzun zaman sonra yazılan bazı şair tezkirelerinde verilen bilgilerse çok az ve yer yer tutarsızdır.

Şairin Leylâ ve Mecnûn adlı eserinde kendi verdiği bilgilere göre adı İlyâs (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 375), babasının adı Yusûf, dedesininki Zekî, büyük dedesininki de Müeyyed’dir (Nizâmî-i Gencevî 1390, s. 377). Bu bilgilerle Nizâmî’nin tam adı İlyâs b. Yûsuf b. Zekî b. Müeyyed olarak tespit edilmektedir. Biyografi eserleri Nizâmî’ye, Ebû Muhammed künyesine ilaveten Nizâmüddîn ve Cemâlüddîn adlarını da nisbet ederler (Ateş, 1962, s. 319). Nizâmî’nin Muhammed adında bir oğlu olduğunu kendi ifadelerinden biliyoruz (Nizâmî-i Gencevî, 1390, 376), ancak eserlerinde kendisini bu künyeyle anmamış olması, künyenin sonradan bu bilgiye istinaden atfedildiğini düşündürüyor. Aynı şekilde kaynaklardaki Nizâmüddîn ve Cemâlüddîn de kendisinin naklettiği adlar değildir. Şairin eserlerinde defalarca zikrettiği Nizâmî mahlası ile Nizâmüddîn adının ilgisi olabilir, fakat bunu destekleyen bir kayda rastlamadık.

Nizâmî-i Gencevî, şuan Azerbaycan sınırları içerisinde bulunan Gence şehrinde 547-50/1151-54 yılları arasında dünyaya gelmiştir. Bu tarihler, Nizâmî’nin, 576/1180-81 yılından önce yazdığı Mahzenü’l-esrâr adlı eserinde genç olduğundan (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 19-20) ve 607/1122 yılından sonra tamamladığı İkbal-nâme adlı eserinde 60 yaşında olduğundan (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 1165) bahsetmesi nedeniyle tahmin edilmektedir.

Yine Leylâ ve Mecnûn’da annesinden övgüyle bahsetmekte (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 378-79) vefat etmiş olan Ömer adlı bir dayısından haber vermekte (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 379) bu sırada anne-babasının da vefat etmiş olduklarını kaydetmektedir. Bu durumda Nizâmî’nin anne babası Leylâ ve Mecnûn mesnevisinin yazıldığı 584/1188 yılından önce, ancak Nizâmî’nin çocukluk ve belki gençlik yaşlarından sonra ölmüş olmalıdır. Zira şair anne babasının ölümünden bahsettiği yerde öksüz ya da yetim kalışından bahsetmemektedir.

Nizâmî, üç kez evlendiğini ve eşlerinin kendisinden önce öldüğünü İkbâl-nâme’de kendisi zikreder (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 1046-47). Bu eşleriyle ne kadar evli kaldığı ve kaç çocuğu olduğu hakkında bilgi yoktur. Ancak Leyla ve Mecnûn adlı eserinde Muhammed adlı oğlunun 14 yaşında olduğunu söylemektedir (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 376). Bunlar dışında ailesi hakkında bilgi ulaşmamıştır.

Nizâmî’nin eserlerindeki bahislerinden hayatının tamamen Gence şehrinde geçtiği anlaşılmaktadır (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 95, 752, 1030). Ancak iyi bir eğitim aldığı anlaşılan şairin bu eğitimini nasıl ve kimlerin gözetiminde edindiği bilinmemektedir. Gence gibi kasaba mesabesindeki bir şehirde yaşamasına rağmen çağdaşları ve sonraki şairler arasında ender sayılacak iyi bir birikime ve şöhrete kavuşmuş olması dikkat çekicidir.

Nizâmî yazdığı eserlerini yakın bölgelerde hüküm süren hükümdarlara gönderip onlardan ihsan almıştır. Ancak dönemindeki hükümdar ve saray çevrelerinde oldukça itibar gören Nizâmî’nin Azerbaycan Atabeyi Kızıl Arslan (571/1175-587/1191) dışında bu hükümdarlarla görüştüğünü, saray ya da otağlarına gittiğini gösteren bir kayıt yoktur. Aksine Nizâmî eserlerinde de anlattığı üzere uzlet ve riyâzeti tercih etmekteydi.

Ömrünün sonuna kadar Gence’de yaşayan Nizâmî’nin ölüm tarihine dair de kesin bir bilgi olmamakla birlikte 60 yaşında yazdığı (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 1165) son eseri İkbâl-nâme’yi Musul Atabeyi İzzeddin Mes’ûd b. Arslanşah’a ithaf ettiğine (Nizâmî-i Gencevî, 1390, s. 1162-63) ve bundan sonra başka bir eser de yazmadığına göre bu eseri adı geçen sultanın hüküm sürdüğü 607/1211-615/1219 yılları arasında tamamlamış, eseri tamamladıktan kısa süre sonra ölmüş olmalıdır. XX. yüzyılda Gence’de Nizâmî’nin kabri olarak kabul edilen bir yere türbe yapılmış, bundan sonra burada Nizâmî’yi anma törenleri düzenlenmeye başlanmıştır.

Öğretisi

Edebî Kişiliği

Nizâmî, genç yaşlarında yazmaya başlarken seçtiği bu mahlasını bütün eserlerinde çokça zikretmektedir. Bu mahlasla yazdığı eserleriyle daha hayattayken önemli bir şöhret yakalamış, genç yaşlarında yazdığı ilk eseriyle şairliğini kabul ettirmiştir.

Nizâmî, yazdığı eserleri dönemin sultanlarına ithaf etmiş, onlardan da takdir görmüştür. Şair ilk eseri Maḫzenü’l-esrâr’ı Erzincan’da hüküm süren Mengücüklüler’in sultanı Fahreddin Behram Şah’a, Şeref-nâme adlı eserini Azerbaycan Atabeyi Nusretüddin Ebubekir b. Muhammed’e, İkbâl-nâme adlı eserini de Musul Atabeyi İzzeddin Mesud b. Arslan’a ithaf etmiştir. İki eserini ise bizzat sultanların talebi üzerine kaleme almıştır. Leylâ ve Mecnûn’u Şirvan şahı Celâlüddevle Ahsitan b. Minuçihr’in, Heft Peyker de Merağa yöneticisi Alaaddin Körparslan b. Aksungur’un isteğiyle yazılmıştır.

Mahzenü’l-esrâr, Senâî’nin (ö. 525/1131 [?]) Hadîka adlı eseri ile benzer şekilde yirmi makaleden oluşan ahlâkî öğütler ve hikmetler içeren bir eserdir. Eserde bazı kısa öyküler yer alsa da eserin çoğunu ağır teorik konular oluşturmakta, bu konular ağdalı dil ve sanatlı bir üslupla anlatılmaktadır.

Nizâmî Mahzenü’l-esrâr’dan sonra yazdığı üç mesnevisinde aşk öyküleri anlatmıştır. Her üç eserinde de işlediği aşk öyküleri ilk olarak edebiyata ve şiire konu olmuştur. Bunlardan Leylâ ve Mecnûn hikâyesini Arap folklor ve edebiyatından alıp ilk kez manzum bir hikâye formatına dönüştürmüş, ayrıca her ne kadar kaynaklarda geçen bilgileri aktarsa da daha anlamlı ve mesaj yüklü bir halde anlatmıştır. Eski Azerbaycan padişahlarından birinin Ermeni prensiyle aşkını anlattığı Hüsrev ü Şîrîn adlı eseri de halk hikâyelerinden derlenen bir aşk öyküsünün ilk olarak manzum hikâye formatında edebiyatın konusu haline getirilmesinden oluşur. Daha sonraki Heft Peyker adlı eseri yedi ayrı prensesle evlenen bir padişahın öyküsüdür. Bu defa öncekilerden biraz farklı olarak daha gerçekçi ve daha maddi bir anlatıyla yine ilk olarak ele aldığı bir hikâyeyi anlatmıştır.

Daha sonra İskender-nâme adlı eserini yazarak mistik ve romantik aşk anlatılarından sonra hikmet ve felsefe içerikli bir edebiyat eseri ortaya koymuştur. İki bölümden oluşan bu eserin Şeref-nâme adlı ilk bölümünde Makedonya kralı Büyük İskender’in hayatını anlatır. İskender’i överek İranlılara karşı mücadelesine açıkça destek veren Nizâmî bu eserin İkbal-nâme adlı ikinci bölümünde İskender’in başarısının ve ona desteğinin nedenini anlatır. Bu bölümde İskender’in başta Aristo olmak üzere Yunan filozoflarından ders alması ve onların tavsiyeleri ayrı ayrı nazmedilir. Bu şekilde İskender’i büyük yapanın bu filozoflar ile onlara değer vermesi olduğu anlatılır.

Nizâmî’nin yaşadığı çevre ve yazdığı eserler sunni inanç esaslarına sadakatle bağlı olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda samimi zühd hayatını öven şairin, zâhidâne bir yaşam sürdüğü muhtemeldir. Zira eserlerinden başka kendisinden bahseden biyografi kaynakları da riyâzet ve uzlet hayatı yaşadığını aktarırlar (Devletşâh-i Semerkandî, 1382, s. 128). Eserlerini hep sultanlara sunan Nizâmî’nin bu sultanların saraylarında yaşama imkânı varken bütün ömrünü Gence’de geçirmesi de bunu gösterir.

Nizâmî, İslâm inancını engin bir kültür, dingin bir maneviyat ve derin bir düşünce ufkuyla birlikte sunmaktadır. Nizâmî’nin anlattığı hikâyelerdeki kahramanlar İslâm dininin dışındaki ve öncesindeki toplumlardan olsa bile, bu kişileri müslüman kültürle çatıştırılmayıp uzlaştırılan bir yaklaşımla anlatılmaktadır. Nizâmî’ye göre Makedonyalı büyük İskender ile onun üstatları Aristo ve Eflâtun gibi İranlı Hüsrev ve Şîrîn de Allah’ın bilge ve iyi kullarındandır. Ancak bu anlatım, bu kahramanların inanç ve kültüründeki müslümanlıkta olmayan unsurları meşrulaştırılmaya varmaz. Nizâmî, kahramanların İslâm haricindeki durumlarını görmezden gelir ve yine Sünnî İslâm inancının eseslarını sık sık vurgular. Çeşitli vesilelerle dini inanç ve düşüncelerini aktaran Nizâmî’nin, döneminde yaygınlaşan İsmâilî Şiîliğe de şiddetle karşı olduğu anlaşılmaktadır (Ateş, 1962, s. 324-25).

Eserleri ve Etkisi

Nizâmî’nin eserleri hem sanat hem muhteva bakımından oldukça yoğun eserlerdir. Hemen hemen her beytinde birden çok söz sanatına yer verilen, çokça teşbih ve istiarelerle kişilerin ve eşyaların daha canlı görülmesini sağlamıştır. Ancak daha erken yaşlarda yazdığı Mahzenü’l-esrâr’da görülen sanatlı söyleme çabası, sonraki eserlerinde kendini daha doğal bir anlatıma bırakır. Sonraki eserlerindeki söz sanatları hem yoğunluk bakımından az, hem de temayı kapatmayıp daha da açan türdendir.

Nizâmî, Mahzenü’l-esrâr, Hüsrev ü Şirin, Leylâ ve Mecnûn, Heft Peyker, Şeref-nâme ve İkbâl-nâme adlarıyla altı adet mesnevi yazmış; bunun dışında yazdığı şiirler de bir divan oluşturacak hacme ulaşmıştır. Nizâmî’nin Büyük İskender’i konu edindiği son iki mesnevisi bazı nüshalarda bir araya getirilmiş ve İskender-nâme adıyla anılmıştır. Eserlerin bu şekli oldukça yaygınlaşmış, Nizâmî’nin altı yerine beş mesnevisi olduğu kabul edilmiş, bu mesnevilerin toplu haline de hamse denilmiştir. Oysa yukarıda bahsedildiği üzere Şeref-nâme ve İkbâl-nâme adlı eserlerini başka tarihlerde yazmış ve başka hükümdarlara ithaf etmiştir.

Nizâmî hayatında eserlerini bir araya getirmiş ve bunlara “Hamse” adını vermiş değildir, kendi ifadeleriyle bu eserleri toplu olarak “Hamse” ya da başka bir adla anmamıştır. Muhmetelen baştan itibaren bu sayıda eser yazmayı planlaması olmadığı gibi, son eserini yazdıktan sonra bu eserleri bir araya toplamak fikri olduysa da bunu yapmaya ömrü yetmemiştir.

Bununla birlikte Nizâmî’nin bizzat bu adı vermemiş olması ve içeriğindeki mesnevilerin sayısının “Hamse” kelimesinin lügat karşılığı olan beş sayısıyla uyuşmamasına rağmen yüzyıllardır Nizâmî’nin mesnevileri toplu olarak Hamse adıyla bilinmektedir. Zira Hamse, Nizâmî’den sonra, Nizâmî’nin mesnevilerinden oluşan külliyatın özel adı ve aynı zamanda birkaç mesneviden oluşan külliyat tarzındaki eserleri ifade eden bir kavram olarak kabul edilmiştir.

Nizâmî bütün mesnevilerinde ve anlattığı hikâyelerde mesaj ve anlam yüklü bir üslup kullanmıştır. Daha sonraki aşk anlatılarına da etki eden bu üslup hikaleri olay örgüsünden ibaret olarak değil, bütün hikâyeyi saran hikmetler ve ilahi gayelerle anlatır. Eserlerindeki bu muhteva nedeniyle “hakîm” unvanıyla anılmıştır. Bununla birlikte eserlerinde sanat ve edebiyat geri planda kalmamış, edebi eserlerin ideal örnekleri olarak kabul edilmiştir.

Nizâmî’nin bütün eserleri birçok kez basılmıştır. Bu eserlerin yazma nüshaları oldukça çoktur. Nizâmî eserlerinin yüzlerce nüshası Türkiye, İran, Mısır ve Avrupa kütüphanelerinde bulunmaktadır. Bunlardan önemli bir kısmı da hikâyelerin çeşitli sahnelerinin canlandırıldığı minyatürlerle doludur. Nizâmî’nin eserlerinin yazmaları, dünyada en çok minyatür içeren eserlerdendir. Nizâmî’nin eserleri, dolaylı olarak minyatür sanatının ve minyatürlü eserlerin gelişmesine ve yayılmasına katkı sağlamıştır. Nizâmî’nin eserlerindeki minyatürler birçok bilimsel araştırmaya da konu olmuştur.

Nizâmî, yazdığı mesnevi türünde eserleri ile birçok bakımdan sonraki şairlere örnek olmuştur. Daha önce tasavvufî ve hamasî konuların anlatıldığı, bir çeşit propaganda aracı olarak kullanılan mesnevi türüne saf edebi amaçla yazılan örnekler ve hikemi içerik eklemiştir. Bu türden manzumelerde aşk öyküleri anlatımının, özellikle Leylâ ile Mecnun, Hüsrev ile Şirin öykülerinin yol göstericisi olmuştur. Ayrıca mesnevi türünden beş veya daha fazla sayıda eser yazıp “hamse”, “sitte”, “seb’a” gibi adlarla külliyat oluşturmak –her ne kadar bu eserler Nizâmî’den sonra bir araya getirilmiş olsa da- Nizâmî ile başlamış kabul edilir. Her bir mesnevisinin başına uzun tevhîd ve münacat bölümleri ve bu mesnevilerin sunulduğu sultanlara övgü bölümleri ekleyen Nizâmî bu açıdan daha sonraki mesnevi şairlerine örnek olmuştur.

Nizâmî’den sonra Emir Hüsrev Dehlevî, Hâcû-yi Kirmânî, Abdurrahman Câmî, Kâtibî, Hâtifî, Alî Şîr Nevâî başta olmak üzere birçok Farsça şiir yazan şair mesneviler yazmış, bunları bir araya getirmiştir. Aynı şekilde Ali Şîr Nevâî Nizâmî’yi takiben Farsçadan başka Türkçe de mesneviler yazmış, Gülşehrî, Şeyhî, Fuzûlî, Atâyî gibi şairler de Nizâmî’nin açtığı yoldan ilerleyerek yazdıkları eserleriyle tanınmışlardır.

Nizâmî’nin eserlerindeki sanatlı süslü anlatım, özellikle Türk ve Hind okuyucular tarafından anlaşılabilmesi için şerhlere ihtiyaç doğurmuştur.

Mesnevilerinin hepsi Türkçeye, İngilizceye ve Rusçaya çevrilmiştir. Bazı eserleri diğer dillere de çevrilmiştir. Nizâmî’nin eserlerinin taklitleri, tercümeleri ve şerhleri edebiyat tarihinde azımsanamayacak bir literatür oluşturmaktadır.

 

* Bu yazı Kadir Turgut’un İslam Düşünce Atlası‘nda yazdığı “Nizâmî-i Gencevî” maddesinden alınmıştır.

 

Öne Çıkan Eserleri

  • Mahzenü’l-Esrâr: nşr. A. A Alizade, Azerbaycan SSR Elmler Akademiyası, Bakü 1960; nşr. Vahîd Destgirdî, İntişârât-i Hermes, Tahran 1390.
  • Hüsrev ü Şirin: nşr. Lev Aleksandrov Hatakorov ve Evgeni Y. Bertels, Azerbaycan SSR Elmler Akademiyası, Bakü 1960.
  • Leylâ ve Mecnûn: nşr. Ejder Alioğlu Ali Asgarzade ve F. Babayev, Azerbaycan SSR Elmler Akademiyası, Moskova 1965.
  • Heft Peyker: nşr. Hellmut Ritter, ve Jan Rypka, Ceskoslovensky Ustav Orientalni, İstanbul-Prag 1934.
  • Şeref-nâme: E. Y. Bertels, Ferhangistân-i Ulûm-i Cumhûrî, Bakü 1947.
  • İkbâl-nâme: nşr. F. Babayev, Enstitüt-i Edebiyat-i Azerbaycan, Bakü 1947.
  • Dîvân: nşr. Saîd Nefîsî, Dîvân u Gazeliyyât-i Nizâmî-i Gencevî, Kitâbfurûşi-yi Furûgî, Tahran [t.y.]

 

Kaynakça

  • Ahmed Ateş, “Nizâmî”, MEB İslâm Ansiklopedisi, c. 11 (1962), s. 318-27.
  • Wilhelm Bacher, Niẓâmî’s Leben und Werke und der Zweite Theil des Niẓâmîschen Alexanderbuches, Ferlag von Wilhelm Engelman, Leibzig 1871.
  • Yevgeni Bertels, Böyük Azərbaycan Şairi Nizami, haz. Memməd Arif Dadaşzade, çev. Z. Abdullayev, Tehsil, Bakü 2017.
  • Edward Granville Browne, A Literary History of Persia, Cambridge University Press, Cambridge 1956, c. 2, s. 400-411.
  • Mehmet Kanar, “Nizâmî-i Gencevî”, DİA, c. 33 (2007), s. 183-85.
  • Mehmet Emin Resulzade, Azerbaycan Şairi Nizami: Sekizyüzüncü Yıldönümü Münasebetiyle 1141-1941, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1991.
Yorum Yap

Son Yazılar
KATEGORİLER