Mîr Gıyâseddîn Deştekî

866/1461-1462 yılında bugünkü İran’ın Şîrâz kenti yakınlarındaki Deştek köyünde doğdu. Soyunun Zeyd b. Alî üzerinden hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’e dayanması nedeniyle Hasenî ve Hüseynî olarak anılmıştır. Bunun yanında “Câmiʿ-i Maʿkûl-u Menkûl”, “Hâvi-i Furûʿ-u Usûl”, “Ekmel-i Ehl-i Nazar”, “Üstâd-ı Beşer”, “On birinci Akıl” lakaplarına sahiptir.

Erken yaşta babası Sadreddîn Deştekî’den aldığı eğitimle ilmi hayatına başlayan Mir Gıyâseddîn babasının yanı sıra tıp ilminde de adını zikretmediği bir hocadan ders almıştır. Zira babasının aksine Gıyâseddîn bu sahada da eser vermiştir. On yedi yaşındayken (883/1478) babasının kendisi adına Şîrâz, Deştek’de kurduğu Mansûriyye Medresesi’nde ders vermeye başlamış olmalıdır. Zira aynı dönemlerde eser vermeye başladığı göz önünde bulundurulduğunda bu medresede ders veriyor olması kuvvetle muhtemeldir.

Mir Gıyâseddîn dikkat çekici bir biçimde erken yaşta eser vermeye başlamıştır. Daha on yedi yaşındayken Kutbuddîn Şîrâzî’nin et-Tuhfetu’ş-şâhiyye’sini esas alarak yazdığı söylenen fakat günümüze ulaşmayan el-Levâmi‘ ve’l-me‘â‘ric adlı eseri astronomiye dairdir (Berekât, 2004, s. 124). Yine aynı döneme ait önemli eserlerinden biri Sühreverdî’nin Heyâkilu’n-nûr’una yazdığı İşrâku Heyâkilu’n-Nûr adlı şerhtir. Eser, Devvânî’nin şerhine reddiye olarak 895/1489-90 civarında yazılmıştır (Kâkâî, H. 1375/1997–8, 83). Bu döneme ait diğer bir eseri de Mir’atu’l-Hakâik’tir. Eser kozmoloji, astronomi ve ilahiyat başta olmak üzere çeşitli felsefi meselelerde yazarın görüşlerini izah eden bir enmûzec olarak yazılmıştır. Yazar, eserin girişinde ve hâtimesinde eserdeki incelikleri kendisinden önce kimsenin göremediğini, bu itibarla eserdeki görüşlerin ilk defa kendisi tarafından dile getirildiğini ve içeriğinin nazar ve istidlal ile değil keşfî burhan ile elde edildiğini belirtmektedir. Eserin hatimesinde ise bu keşf halini hicri 895 yılının Rebîu’l-evvel ayının sonunda yaşadığını ve bu haldeyken ona çeşitli felsefi meselelerin çözümünün aşikâr olduğunu belirterek eseri bu ilhamla yazdığını söyler. Erken döneme ait diğer eserleri Mi‘yarü’l-eflâk ve Ta‘dilü’l-mîzân’dır. Ta‘dilü’l-mîzân’ı, önsözünde belirttiği üzere, 20 yaşından önce (896/1490-91’den önce) yazmıştır. Zira mukaddimede amelî felsefe alanındaki kemalin 40 yaşından önce meydana gelmeyeceğini, kendisinin ise henüz yirmi yaşından küçük olduğunu belirtmektedir (Ta‘dilü’l-mîzân, 1b). Diğer bir erken dönem eseri Mirʾātü’l-ḥaqāʾiq ve mecle’d-daqāiq’in mukaddimesindetalebe ve dostlarının isteği üzerine risaleyi kaleme aldığını belirten müellif eseri Akkoyunlu hükümdarı Sultan Ahmed’e ithaf etmiştir (Pourjavady, Philosophy in Early Safavid Iran, s. 24). Ancak Deştekî hatimede eserin içeriğinin Hicri 895 yılının Rebiulevvel ayının sonundaki bir günde tek bir defada kendisine ilhamla verildiğini ve eserin burhânî yöntemle değil sadece keşf ile yazıldığını belirtir. O dönemlerde İstanbul’da olduğu ve henüz hiçbir siyasi unvan taşımadığı bilinen genç Ahmed’e eserin ithafı makul değildir. Keza, müellifin eserde çeşitli tashihler yaptığını ifade ettiği H. 900 senesinde de Göde Ahmed henüz Akkoyunlular için taht mücadelesine girişmemişti ve İstanbul’da bulunmaktaydı. Bu durumda eserin Sultan Ahmed’e ithafının doğru kabul edilmesi halinde 1497 senesinde gerçekleşmiş olmalıdır.

Sultan Ahmed’in bölgede uygulamak istediği yeni yönetim ilkelerine isyan eden Kâsım Bey Purnak (Pürnek) Mir Gıyaseddîn’in babası Sadrüddin Deştekî’nin mal varlığına el koydu. Sadrüddîn’in bunun üzerine isyan ettiği ve Türkmenler tarafından 17 Ramazan 903’te (9 Mayıs 1498) öldürüldüğü bilinmektedir. Mîr Gıyâseddîn bunun üzerine muhtemelen Şîrâz’ı terk etmiştir. Gençlik dönemine ait diğer bir eseri Sefîr fi’l-ğabra ve’l-hadrâ’dır. Müellif, elimize ulaşmayan fakat bir müstensih tarafından kopyalanan nüshasında, eseri H. 904 yılında Tarım’da iki saat içerisinde yazdığını belirtir (Berekat, Kitabşinâsî, s. 150-152). Mir Gıyaseddîn eserin hatimesinde ilm-i hey’et uzmanlarının çözümsüz gördüğü 14 meseleyi ele aldığını belirtir. Bunlardan beş tanesinin Tûsî tarafından çözüldüğünü, Kutbuddîn Şîrâzî’nin 7. meseleye dair ortaya koyduğu dokuz çözümün sekizini bizzat kendisinin beğenmediğini ve dokuzuncu çözümünün de iyi ihtimalle şüpheli olduğunu, dolayısıyla geriye çözümsüz 9 mesele kaldığını ve kendisinin Hz. Âdem’den beridir çözülemeyen bu meseleleri eserinde çözdüğünü iddia eder. Dolayısıyla Gıyaseddîn H. 904 yılında Târım Şehristanı’ndadır.

H. 909 yılında Şah İsmail, Şîrâz’a girdiğinde Sultan Yakub tarafından Mansûriyye Medresesi’ne verilen vergiden muafiyet fermanını yeniden yürürlüğe konmasını ve el konulan vakıf mallarının iadesini emretmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla bu olaydan sonra Şah İsmail’le yakın ilişkiler geliştiren Deştekî, Şah’ın meclisine mülazemet etmeye başlamıştır. Nitekim Şuşteri’nin belirttiğine göre Şah İsmail, Osmanlı sultanı (muhtemelen 2. Bayezid) tarafından kendisine gönderilen mektuba cevap yazmasını istemiştir. Dolayısıyla bu dönemlerde Timurlu hükümdarı Hüseyin Baykara’ya vezirlik ettiğine dair rivayetlerin doğru olma ihtimali düşüktür (Hansârî, Ravżâtü’l-cennât, VII, 177). Kummî ve Rumlu’nun belirttiğine göre Nâsîruddîn Tûsî’nin yaptırdığı Merağa Rasathanesi’ni tamir ettirme konusunda Şah İsmâil’in görüşüne başvurduğu Mir Gıyâseddîn rasathanenin onarımı ve yeniden açılması için 30 yıl sonrasını işaret etmiş, Satürn burcunda bu açılışın daha uğurlu olacağına Şah’ı ikna etmiştir. Ancak çağdaşı Handmîr’de ve biyografisine dair önemli detaylara yer veren Şuşterî’de böylesine önemli bir hususun zikredilmemiş olması manidardır.

Deştekî’nin H. 931 yılında sadaret makamına getirilmesi için I. Tahmasb’ın veziri Mirza Şahhüseyin’in girişimleri olmuştur. Şahhüseyin, Devvânî’nin talebelerinden Esterâbâdî’yle iyi ilişkilere sahip olmadığı için Mir Gıyâseddîn’in sadaret makamına getirilmesi için çabalamıştır. Ancak Şah tarafından onaylanmadığı için bu atama gerçekleşmemiştir (Hasan Rumî, Ahsenü’t-tevârih, 248-249; Muhammed Bâkır Hânsârî, Ravzâtü’l-cennât, c. II, 212).

Şah Tahmasb döneminde Nimetullah el-Hillî’nin ortağı olarak sadaret makamına (H. 936) atandı (Hasan Rumî, Ahsenü’t-tevârih, 307; Hânsârî, Ravzâtü’l-cennât, c. VII, 178). Kısa bir süre sonra Hillî, Safevîler için ayrı bir yeri olan en üst dini otorite Ali Kerâkî ile sorun yaşadığı için sadaret görevinden azledilmiş ve Deştekî tek başına sadaret görevinde kalmıştır. Ancak çok geçmeden Kerâkî ile Mîr Gıyâseddîn arasında dini otoritenin sınırları hususunda sorunlar baş göstermiştir. Zira Kerâkî ülkedeki cami ve mescitlerin kıblesinin tashih edilmesini emrederek karşı çıkan Şii ulemâyı Sünnîlikle itham etmiş ve ülkeden sürülmekle tehdit etmiştir (Hânsârî, Ravzâtü’l-cennât, c. IV, 361-363). Deştekî ise kıble tayininin ancak astronomi, geometri ve hendese bilen hukemâ tarafından yapılabileceğini ve fukahânın bu hususta yetkili olmadığını iddia etmiştir. Bu konudaki görüşlerini özetleyen Fî ma‘rifeti’l-kible (Risâle der ma‘rifeti kible) adlı risale de bu dönemde kaleme alınmış olmalıdır. Kerâkî ve Gıyaseddîn arasında var olan sürtüşmeler bu vesile ile ayyuka çıkmıştır. Nihayet H. 938’de Şah Tahmasb huzurunda başlayan münazara kısa sürede alevlenmiş ve ilmi çerçeveden çıkarak kişisel bir hal almıştır. Bazı kaynaklarda Şah Tahmasb’ın kendi mülkünde gerçek saltanat sahibi ilan ettiği belirtilen, Şah’ın bile üstünde bir otoriteye sahip olduğu iddia edilen Kerâkî, Tahmasb’ın kendisinden yana olması nedeniyle tartışmayı kazanmıştır. Bunun üzerine Deştekî meclisi terk etmiş ve hemen akabinde de şehirden ayrılarak Şîrâz’a dönmüştür. Ölümüne kadar burada tedris faaliyetleriyle meşgul olmuştur (Seyyid Ziyâüddîn Şuşterî, Mecâlisü’l-müʾminîn, c. II, 231; Hasan Rumî, Ahsenü’t-tevârih, 393; Hânsârî, Ravzâtü’l-cennât, c. VII, 178).

Safevî dönemi ve sonrası entelektüel hayatının önemli isimlerinden biri olan Gıyâseddîn Mansûr Deştekî Şiî kelamî-felsefi gelenek için birçok açıdan önem arz etmektedir. Öğretisine dair ayrıntılı bilgilere erişmek için İslam Düşünce Atlası’nda Mehmet Fatih Arslan’ın yazdığı maddeye göz atabilirsiniz:

https://islamdusunceatlasi.org/giyaseddin-desteki/404

Yorum Yap